The Story Teller
Everything that has a beginning has an end.
7 Ekim 2010 Perşembe
15 Eylül 2010 Çarşamba
Verdim Veriştirdim.

Abi bi çekil nefes alayım!
Yazınca rahatlıyor muyum sanki?
Erkekler kadınları elde edinceye kadar, kadınlarda erkekleri elde ettikten sonra akıllarından çıkaramazlar…
“Merhaba ben Engür.”
“Evet dinliyorum.”
“Sağ olun size de.”
“Hayır tabiî ki de hattınız bağlı olmaz ise mail alamazsınız…”
“Evet takınca düzelir.”
“Neden takamıyorsunuz?”
“Hayır ben gelemem.”
“Anlıyorum görüşmek üzere.”
“Olum çok harika filmler var bende” dedi.
“Abi senin filmleri biliyorum ben hepsi sinema çekimi” dedim.
“Olur mu olum bak bu filmin çekimi falan güzel orijinal yani”
Filmi koyar… Ortada kocaman bir watermark, saydam bir yazı…
“Bu mu abi orijinal? Bu yazı ne?”
“Diğerlerine göre biraz daha orijinal en azından”
“Ne o be biraz daha sıcak gibi biraz daha orijinal? Kapat kapat…”
“Abi yaptığın espriler çok kötü”
“Ne kadar kötü?”
“Kız esprisi gibi ne bilim böle…”
“Oha o derece diyosun?”
Son günlerde siyasetten ne kadar sıkıldım ben!
Doyma olgusunu tıka basa yemek zanneden zihniyet sana sesleniyorum! Boşan da semerini ye!
Böyle bir anda uyuz olduğumuz birinin yüzüne bir tane geçirsek ama canının yanmayacağını yada zarar görmeyeceğinden emin olsak. İnsan nasıl rahatlar stres atar değil mi?
Tuvaletleri bulduğunuz gibi bırakın derler ya ben hep pis buluyorum…
“Kendinizi nasıl tanımlarsınız” sorusunu hep “Muhteşemim” diye yanıtlamak istedim! Böyle saçma soru mu olur canım?
24 Ağustos 2010 Salı
Ipad

Nerden baslasam bilemiyororum mesela bu yaziyi onunla yaziyorum. Internete onunla giriyorum. Yazi yazmanin keyfini onunla cikariyorum. Yolda bosa gecen zamani onunla dizi izleyereek geciriyorum. Sarj etmeyi unutuyorum. Sirket ve ozel maillerimi onunla kontrol ediyorum. Elimden dusuremiyorum. Bilgisayara ramak kalmis gibi bisey. Daha dun serviste 5 kisi bi oyunu oynadik onun sayesinde. Evet sanirim daha cok seyler tadacagiz onun sayesinde... Neden mi bahsediyorum? Evet ipad'imden!
8 Temmuz 2009 Çarşamba
True Story
Bu iki arkadaştan biri uzun biri kısadır. Kısa olan kumral, beyaz tenli, gözlüklü ve saçları bir hafta önce sıfıra vurdurulmuş olduğundan kısacıktır, çenesinin altında da keçi sakalı vardır. Diğeri esmer uzun yüzlü, top sakallıdır.
Bu sıcakta trene binerler, önlerinde iki saatlik tren yolculuğu vardır. Trende zaten iki senedir her gün aynı trenlerde gidip gelmiş olmanın sıkıntısı vardır. Üstüne üstlük oturacak yer bulamazlar. Tren hınca hınç doludur. Zaten kliması olmayan trenin pencerelerinin bazıları sıkışmıştır. Sıcak içlerine işlemiştir.
Tren varış noktasına vardığında kendilerini dışarı atarlar. Ellerindeki ıvır zıvır dosyalara bir şey olmasın diye özen gösterirler. Geldiklerinde saat 11 civarıdır. Öğlen güneşi tepelerinde onlarla dalga geçercesine bütün zararlı ışınlarını enselerine-enselerine göndermektedir. Zaten kafasında az bir saç olan kısa kahramanımızın beyni kafatasının içinde meze olarak yenilebilecek kadar haşlanmıştır. Uzun kahramanımız her ne kadar adanalı olsa da sıcağa sövmeden edememektedir.
Varış noktasından okullarına gitmeleri için minibüs yoluyla yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk daha yapmak durumundadırlar. Biraz sallanma ve yavaş hareketlerle saat 12 de okullarının kendi bölümünün bulunduğu kampüse ulaşırlar. Vakit kaybetmeden öğrenci işlerine çıkarlar, fakat o da nesi? Herkes yemeğe çıkmıştır. Dışarı çıkıp beklemeye koyulurlar. Bundan daha sıcak ve kavurucu bir gün daha yaşanmış mıdır dünyada acaba diye düşünmeye başlarlar. Sonunda yemek saati bitmiştir. Bir an önce işlerini halledip oradan gitmek istemektedirler.
Belgeleri önlerine sererler fakat öğrenci işleri ana kampüsten bir onay gelmesi gerektiğini belirtmiştir. Ana kampüs trenden indikleri yerdedir. “Acaba kimin ahını aldık” diye düşünmüştür kısa olan, Uzun olanın görevliye kafayı gömme isteği yüzünden okunmaktadır. Vakit kaybetmeden yola koyulurlar. Minibüse binmek için yaklaşık 2 km yürümek zorundadırlar. Saatin 1. olduğunu düşünürsek harika bir yürüyüş olacağı kesindir. Akbabaların tepelerinde olduğunu hisseder gibiydiler.
Yolun kenarında beklerken gelen minibüsün koltukları daracık ve eski klimasız bir minibüstür. Zaten vücutlarından kaybedilen suyun haddi ve hesabı yoktur bunlara ilaveten dosyalar terden ıslanmasın diye de ayrı çaba sarf etmektedir iki kafadar.
Ana kampüse geldiklerinde ilgili çıkış işlemini gerçekleştirmek istediklerini belirtirler. Ancak hiç kullanmamış oldukları ve muhtemelen kayıt bile yaptırmadıkları kütüphaneden kayıtlarını sildirmeleri istenmiştir onlardan. Madem biz kütüphaneye kayıt yaptırmadık o zaman siz silin dediler, ancak kural gereği otomatikman kayıt ettiriliyormuşuz. Velhasıl merdiven katları hızla inilip çıkılır yan binadaki kütüphaneden ilgili kayıt silinir tekrar çıkış kâğıdı alınmak için bir önceki binaya geçilir. O gün onlara yapılan bu kötülük hiç unutulmayacaktır!
Tekrar asıl kampüslerine gitmek için yola koyulurlar. Minibüsler artık ikinci evi gibi olmuştur kahramanlarımızın. Harika ter kokuları içerisinde amcalar ve teyzeler küçücük kutu gibi bir şeyin içerisinde seyahat etmektedir…
Kendi kampüslerine vardıklarında saat üç’ü bulmuştur. Tekrar öğrenci işlerine giderler, belgeleri getirirler. Ancak görevli bu seferde fotoğrafları beğenmez. “Bunlar sakalsız bıyıksız takım elbiseli olacak, diplomaya böle mi fotoğraf koyacaksınız?” diye söylenir.
İşte o anda eve dönüş yolu gözükmüştür kendilerine. Ne tıraş olacak yer nede takım elbiseleri vardır.
Tekrardan minibüsle tren istasyonuna gelirler. Trene dörtte binip altıda eve gelirler. Alelacele gömlek ve ceketlerini evden aldılar. Fotoğrafçı aramaya başladılar. Sonunda çarşı içinde minicik bir fotoğrafçı buldular ucuzdu çünkü paraları yoktu.
Çektirdikleri fotoğraflar birbirinden iğrençti. Kısa olanın kafasında zaten saç yoktu henüz. Çekilen fotoğrafta sanki öne doğru bombeleşen yuvarlak bir surat gibi görünüyordu. Esmer olanıysa 2 senedir ilk defa top sakalı kesilmiş olarak görüyordu. Alışamamıştı bir türlü ve bu an iğrenç bir fotoğrafla ölümsüzleşmişti.
Fotoğrafları 1 saat içinde verebileceğini söylemişti adam.
Ertesi gün bütün belgeler tam bir şekilde sabah erkenden gidip diplomalarını aldılar. Ve o günü hiç unutmadılar.
Kısa: Engür Canfes
Uzun: Onur Akçınar
26 Haziran 2009 Cuma
Kaçamadım VI

Demir gözlerini kaçırmadan salakça polise kafasıyla selam verdi. İçinden “ne yapıyorsun seni geri zekalı” diye geçirdi o anda. Polis dik dik bakarken yanından geçip gitmesine izin verdi. Yol açılmıştı artık, dikiz aynasına bile bakmadan gazladı. Ömründen ömür gittiğini an be an hissetti. O heyecanla gaza ne kadar bastığını hissetmiyordu bile. Bunu sadece arabanın böğürmesinden anlayabilirdi. Artık kafasını toplamalıydı. Bu gece için yeteri kadar macera yaşamıştı. Bundan sonra en ufak bir şeyden şüphelenmesi durumunda arabayı bırakıp kaçacağına dair kendine yemin etti. Navigasyonun uyarısı ile irkildi: “100 metre ileriden sağdan çıkınız”.
Verilen adrese yaklaşmıştı. Geniş iskeleye çok yakın ufak bir depoydu burası. Depo metal görünümlüydü ancak heryeri paslanmış eski bir yapıydı. Tek büyük bir girişi vardı ve açıktı. Artık her şeyin sonuna yaklaştığını hissetti. Garip bir şekilde işlerin yoluna girdiğini düşünüyordu. İstediklerini yapıp Hakan’ı da alıp bir an önce hastaneye gideceklerdi.
Arabayı deponun önüne yavaşça çekti. Torpidoyu açıp buzla kaplı parmağı aldı. Arabadan indi, arkasına geçip bagajı açıp göz ucuyla yine çuvala bir saniyeliğine de olsa uzaktan baktı. Arkasına bakarak 100 metre kadar uzaklaştı. Bekledi ama hiçbir şey olmuyordu. Beklemekten sıkıldı saniyeler saat gibi geliyordu. Ellerini ağzının kenarına doğru getirip bağırdı:
-İstediğiniz oldu, artık Hakanı bırakın aşağılık herifler!
Ve o anda arabanın bagajından bir şeylerin çıktığını gördü! Gözlerine inanamıyordu. Adam yaşıyordu ve sapasağlamdı. Demire doğru el salladı ve cebinden bir şey çıkardı. Uzaktan ne yaptığı anlaşılmıyordu. Adam cebinden çıkardığı şeyi kulağına götürdü. Demirin telefonu çalıyordu! Arayan numara hakanın numarasıydı! Bu olabilir miydi? Telefona cevap verdi:
-E e ef efendim? Dedi şaşkınlık içerisinde.
-Aferin Demir aferin…
-Bir dakika bu sen olamazsın bütün yolu bagajda benimle mi geldin?
-Evet Demir bu doğru.
-A a ama nasıl?
-Biliyorum sana açıklama borçluyum. Ama öncelikle sana teşekkür etmek isterim.
-Peki ama neden?
-Bu akşam avrupa yakasında bir cinayet işlendi ve evet o cinayeti işleyen bendim. Saklanmak için Anadolu yakasına geçmem gerekiyordu, onun için sana böyle bir oyun oynamak zorunda kaldık. Köprüdeki polisler aslında beni arıyorlar. Senin gibi eli yüzü düzgün bir çocuğu çevireceklerini düşünmüyordun herhalde? Neyse arkadaşının parmağı için üzgünüm ama muhtemelen hastaneye çabucak giderseniz dikerler diye düşünüyorum. Hakanda malesef ilk buluşma yerinde eli kolu bağlı olarak seni bekliyor onu buraya getirmemizin bir imkanı yoktu. Parmak için daha zamanınız var merak etme.
-Seni polise ihbar edebileceğim aklına gelmedi mi?
-Maalesef böyle bir şansın yok çünkü beni arabayla sen taşıdın, yani artık ortağız. Ben yakalanırsam ve senin yüzünden olduğunu bilirsem seni de kendimle birlikte aşağıya çekerim. Onun için işe kötü yanından değil de iyi yanından bak. Artık anlattığında arkadaşlarının sana inanmayacağı, ama aslında gerçek olan bir hikayen var. Neyse daha fazla uzatmayacağım. Arkadaşının telefonunu arabaya bırakıyorum. Gelip arabayı alabilirsin. Arkadaşını almaya da arabayla gidebilirsin. Araba sana hediyem olsun hah hah ha! Tanıştığımıza sevindim Demir. Hoşça kal!
Ve telefon kapandı. Adam depoya girdi. Deponun kapısı ardından yavaşça kapandı. Demir araca doğru koştu. Çalıştırıp hemen yola koyuldu. Köprüyü geçerken güneşin doğuşunu gördü. İstem dışı bir şekilde radyoyu açtı. Şebnem dünya’yı söylüyordu:
-Gerçek misin, yalan mısın, masal mısın dünya…
İlk buluşma noktasına vardı Hakan’ı metal barakanın içinde yalnız buldu. Hemen çözüp bir an önce hastanenin yolunu tuttular. Doktorlar parmağını tam zamanında getirdiğini iyi olacağını söylediler. Hakan ameliyata alınırken Demir bir şey hatırladı. Artık uyumalıydı… Hastane koridorunda üçlü sandalyenin üzerinde uyuya kalmıştı. Hiçbir zaman unutamayacağı bir maceranın izleriyle…
Bu hikayenin sonu.
Yazar: Engür Canfes.
23 Haziran 2009 Salı
19 Haziran 2009 Cuma
Kaçamadım V

Bagajı açarken elleri titriyordu, vücudundaki bütün kan çekilmişti elleri buz kesmişti. Kapağı yukarı kaldırdı, artık çuvalla karşı karşıyaydı. Elini uzatıp çuvalın kenarını sıyırmak hiçte zor değildi ama karşılaşacağı manzarayı hayal etmek bile yetiyordu ona. Tüm cesaretini toplayıp sağ elini yavaşça uzattı. Çuvalı tuttu ve çekti. Cadde lambasının aydınlattığı şey çuvalın kenarından sıyrılan dazlak bir adamın kafasıydı.
Çuvalı adamın yüzüne örtüp bir çırpıda bagajı kapattı. Kendi kendine söylendi:
-Allah kahretsin! Lanet olsun! İşte şimdi sıçtım.
Direksiyona geçti çalıştırıp yola koyuldu. Yolda aklına adamın yaşıyor olabileceği geldi. Ama tekrar arabayı durdurmak istemiyordu. Bu çok riskliydi kendi kendine sürekli bagaja bakıp kapatan bir adam dikkatleri üzerine çekebilirdi. Durmadan ilerledi. Köprü yoluna katıldı gecenin bu saatinde trafik hiç yoğun değildi, buna sevinmelimiydi bilemedi. Bagajında belki de bir ceset taşıyordu.
Gözünü yoldan çevirip 5-6 saniyeliğine boğazın ışıltısına kaptırdı kendini. Şu anki durumunu belki de unutmasını sağlayacak saniyelerdi bunlar. Telefondan mesaj sesi geldi. Mesaja baktı:
-Zamanın daralıyor, buluşma yerine varınca arabayı deponun önüne çek bagajı açıp yüz metre uzaklaş.
Derken gişeleri geçer geçmez polislerin yolu 2 şeride düşürdüğünü gördü. Araçlarda arama yapılıyordu. İşte bu korkunç bir şeydi. Yol artık köprüden önceki gibi hızlı akmıyordu. Dur kalk şeklinde ilerliyorlardı. Yaklaştıkça heyecanı artıyordu artık ellerinin titremeye başladığını gördü. Eğer polisler onu yakalarsa torpidoda bir parmak ve bagajda ölü bir adamla ne yaptığını nasıl açıklayabilirdi? Bunun hiçbir açıklaması yoktu hayatının kararması an meselesiydi. O durumda kimseyi düşünemez hale gelmişti. Beyninin içinde sanki bir sürü insan bir masanın etrafında toplanmış kendi aralarında durumu tartışıyorlardı:
-Hakanın canı cehenneme, arabayı bırakıp kaç! Diyordu kafasının içindeki seslerden biri.
-Hayır! Çok yaklaştın! Daha çok mu dikkat çekmek istiyorsun? Hem nereye kaçacaksın?
-Dünyanın güzellikleri demek ki senin için buraya kadarmış…
-Yazık oldu okulunun bitmesine de 1 sene kalmıştı. Sonra yurt dışında master düşünüyordun, belki orda güzel bir kızla tanışırdın ha? Hah hah ha senin için üzgünüm.
-Boş ver sen onları dinleme bunların hepsi geçecek, sadece arabayı sür.
-Geçecek mi? Kimsin sen Demir’in Polyanna ruhu mu? Hapiste de birlikte çok eğlenirsiniz artık!
Arabayı daha az dikkat çekmek için sol şeride geçti. Tam önünde siyah eski bir Şahin vardı. İki şerit yol çok yavaş ilerliyordu ve iki şeridin ortasında bir polis elinde bir not defteri ile plakaları kontrol ediyordu. Şüphelendikleri arabaları sağa çekip arıyorlardı. Uzaktan görüldüğü kadarıyla en azından böyle bir kontrol yaşanıyordu. Çok yaklaşmadan önlem olsun diye kemerini kontrol etti. Takmamıştı, hemen taktı.
Artık çok yakındı. Direksiyonu iki eliyle sıkıca kavradı. Derin derin nefes alıyordu. Kontrol yapan polis ile göz göze gelmemek için dümdüz karşıya bakıyordu. Derken polis tam önündeki Şahin’e sağa çekmesi için eliyle işaret yaptı.
Ve tam bu sırada polis ile demir göz göze geldi!
Devamı yakında.
14 Haziran 2009 Pazar
Kaçamadım IV
Polis camdan dışarı kafasını çıkarıp seslendi. -Gelir misiniz beyfendi?
Demirin kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Ensesinden yukarı doğru bir sıcaklık yükseldiğini hissetti. Ve o sıcaklık aniden kafasının üstünden aşşağıya doğru aktı. Polise doğru yöneldi:
-Bu-bu-buyrun memur bey?
-Nereye gidiyorsunuz?
-Eee evime gidiyorum. Birşey mi vardı?
Polis şöyle baştan aşağıya süzdü Demir'i. Demirde sağa sola bakındı polisle gözgöze gelmemek için.
-Apartmanınızda bir hırsızlık olayı yaşandı bu gece. Bizde önlem olarak burada bekliyoruz.
-Teşekkür ederiz memur bey iyi geceler diliyorum.
-Kapınızı iyi kilitleyin. İyi geceler.
Demir'in heyecandan dizleri titriyor ağzı kuruyordu. Yavaş adımlarla apartmanın içine doğru yürüdü. Hemen posta kutusunu açtı ve içinden diğer zarfı aldı. Zarfın içerisinde bir not ve birde araba anahtarı vardı.
Notta aynen şöyle yazıyordu:
B3L4DAN
UZAk dur yoksa
kö7ü olu2.
Ne bu şimdi, şaka mı? Hemen telefonu aldı eline Hakanı aradı: Aradığınız kişiye şu an...
Tekrar aradı: Aradığınız kişiye...
Dışarıda da polisler bekliyordu merdivenlere oturdu. Not'a baktı anahtarlara baktı. Not'a tekrar dikkatlice baktığında birşey farketti. Sanki gizli bir mesaj vardı.
İlk satırda 3 ve 4'ü farketti
ikinci satırda sadece UZA büyük yazıyordu.
Üçüncü satırda da 7 ve 2 yi farketti. Hemen ayağa fırladı.
Apartmandan dışarı koştu. Polislerle gözgöze geldi hemen sakinleşmeye ve hareketelerini ağırlaştırmaya çalıştı. Arabaların plakalarına bakıyordu, iki araba ötede bir Ford Focus gördü 34UZA72 anahtarın tuşuna bastı, arabanın kapıları açıldı. Son derece sakin görünmeye çalışarak kapıyı yavaşça açtı, arabaya bindi. Gözü teybin üzerindeki post-it'e ilişti: Oynat...
Arabayı çalıştırdı. Teybin play tuşuna bastı:
-Vay vay vay bizim genç ajanımız zeki çıktı baksana buraya kadar sorunsuz gelebildiğine göre.. Herneyse konumuza gelelim, senden son bir şeyi halletmeni istiyoruz, arkadaşını kurtarmanı sağlayacak son bir görev. Zaten sandığım kadar akıllıysan 1 saatin falan kalmıştır ki bu da sana hayli hayli yeter. Yada arkadaşının parmağına mı yeter demeliydim? HAH HAH HA.. Şimdi aracın navigasyon cihazındaki işaretli ilk yere gidip 4 kere kornaya basıyorsun. Bagajına bir paket koyacaklar. Pakedi aldıktan sonra bize getiriyorsun. O da cihazın ikinci belirttiği nokta. Hadi kolay gelsin zeki çocuk.
Navigasyonu çalıştırdı. Güzergahtan ilgili noktayı gördü ve yola koyuldu. Nokta Beşiktaşta bir ara sokağı gösteriyordu. İkinci noktaya baktı, Kadıköy mü? Kısaca bir zaman-mekan sorgulaması yaptı kafasında, Beşiktaşa gitmesi 15 dk. sürecekti, ordan kadıköye geçmesi 30 dk. Toplamda 45 dakika. Ordanda en yakın hastaneye gitmek 15 dk. Hemen yola koyulmalıydı. Arabayı hareket ettirdi ve Aynı anda durdu. Parmağı unutmuştu! Arabadan inecek gibi oldu inmedi. Dikkatleri üzerine çekmek istemedi. Bütün bunları Polisin gözü önünde yapıyor olmak onu inanılmaz geriyordu. Sonra arabayla bir parmağı cekete sarılı bir şekilde bıraktığı sokağa ilerledi. Polisin görüşünden çıkmıştı artık. Hemen parmağı aldı. Torpidoya koydu, buzlar çabuk erimesin diye dua ediyordu.
Hemen ilk noktaya gitmek için yola koyuldu. Çok hızlı gidiyordu, stadın yanından kırmızı ışıklarda durmadan geçti. Dolmabahçenin önünden hayatında bu kadar hızlı geçmemişti. O hep o yolun tadını çıkararak yavaş yavaş yürüyordu. Yaklaşık 10 dk sonra navigasyonun gösterdiği adrese varmıştı. Buranın nasıl bir yer olduğunu anlamak için etrafa bakındı. Camı açtı ve burnunu inanılmaz bir koku sarmıştı. Hemen camı kapadı. İki eski binanın arasında kalmış iki katlı, sanki dışı metali andıran bir yapıydı. İlk katında yine metal bir kapı, kapıya 2 şer metre uzaklıkta 2 yuvarlak pencere. Kornaya 4 sefer bastı. Metal Kapı açıldı. İçeride hiç ışık yoktu. İki karaltı ellerinde siyah çuvala benzer birşeyle birlikte çıktı. Yaklaştıkça iki adamın ellerinde biri bir ucundan diğeri öteki ucundan tutarak arabaya yaklaştılar. Çuvalın içinde ne olduğunu seçemedi ama aklını kötü fikirler sardı. Ya çuvalın içinde düşündüğü şey varsa?
Adamlar çuvalı bagaja koyup kapattılar. Bir tanesi arabanın yanına “hadi devam et” der gibi iki sefer vurdu. O kasvetli yerden hiç durmadan ilerledi Demir. İçi içini yiyordu. Barbaros bulvarına geldiğinde arabayı durdurdu. Merakını gidermesi gerekiyordu. Arabanın arkasına geçti ve bagajı açtı...
Devamı Yakında...
4 Haziran 2009 Perşembe
Kaçamadım -III-
"Bu parmak 2 saat içerisinde buzda muhafaza edilip yerine dikilmez ise kaybedilebilir."
Telefon çaldı, yine onlar arıyordu.
-Sizi aşağılık herifler ne yaptığınızı sanıyorsunuz. Dedi öfkeyle.
-Ahahahaha demek arkadaşına ulaştın sonunda.
-Ne istiyorsunuz?
-Şimdi o parmağın yerine dikilme olasılığı senin görevini ne kadar kısa sürede yapabildiğine bağlı olduğunu bildirmek istedim.
-Görev mi? Ne görevinden bahsediyorsunuz?
-Zarfı aldığında sana söyleyecektik ama ortalığı ayağa kaldırdığın için söyleyemedik.
Şimdi aynı apartmana dönüp 6 no'lu kutudaki paketi üzerindeki adrese götürmen gerekecek.
-Saçmalamayın, şimdi orada polisler vardır.
-Bizi ilgilendirmiyor. Zamanın daralıyor. Elinde parmak var. Ahahahaha…
-Alo! Alo!.. O….. Çocukları!
Nerden buz bulacaktı şimdi? Ev çok uzaktaydı. Gecenin bu vaktinde de açık hiçbir yer yok gibiydi. Etrafa bakınarak koşuşturmaya başladı. Gözleri şarküteri gibi bir yer aradı. İçki sattıklarına göre buzları da olabilirdi. Bu ara sokaklarda koşturup duran sadece kendisinin olduğunu fark etti. Yüz metre ilerideki köşeden sağa dönünce açık bir şarküteri buldu. İçeri hızla daldı: -Buzunuz var mı? Çok acil lazım. –Ne oldu yeğenim ne için lazım? –Arkadaşımın parmağı koptu hemen buz bulmam gerekiyor. –Tamam yeğenim dur vereyim şu dolaptan. Dedi yaşlı adam. Ufak bir torbaya sardığı buzların arasına koydu parmağı ve sardı. Saate baktı zaman daralıyordu. Hemen zarfı bulduğu apartmana doğru ilerledi.
Apartmana çok yaklaştığını, mavi ve kırmızı ışıkların yakındaki apartmanlara vuruşundan anlamıştı. Polisler apartmanın önündeydi. Ve ellerinde kağıt, Geceliğini sarınmış yaşlı bir kadın ile apartmanın önünde konuşuyorlar, aynı zamanda not alıyorlardı. Yakındaki bir apartmanın köşesinden gizlice izledi. O uzaklıktan hiçbir konuşulan anlaşılmıyordu. Sonra yaşlı kadının apartmana girdiğini gördü. Ardından polislerde araçlarına girmişlerdi. Tam apartmanın girişine yakın bir yere park edip ışıklarını söndürdüler. Böyle bir durumda nasıl apartmana girip paketi alabilirdi? Düşündü düşündü. Sonra aklına sanki orada oturan biri gibi girmek geldi. Ama çok riskliydi. Belki kadın onu koşarken görmüş ve polislere tarif etmişti…
Başka seçeneği yoktu. Kot ceketini tanınması ihtimaline karşı çıkarmış, buzla sarılmış parmağın üstüne sarıp bir kuytuya bıraktı. Tüm cesaretini toplayıp apartmana doğru yürüdü.
Apartmanın kapısına doğru yürüyordu. Caddeyi geçtiğinde polis arabasının önünden geçerken birden polis arabasının ışıkları yandı! Işıklar gözünü kamaştırmış eliyle ışıkları engellemeye çalıştı.
Devamı yakında…
29 Mayıs 2009 Cuma
Kaçamadım -II-
İçeride gördüğü manzara hiçte beklediği gibi değildi. Az önce kapı üzerinde kan lekeleri yokmuydu?
Sanki biri onunla çok fena dalga geçiyordu. Odada ne bir iz ne de bir insan vardı. Ardından kilidi açılan bir kapı ve aşağıya doğru merdivenlerden koşan birinin sesini duydu. Bu Zeynep olmalıydı. Hemen kapıya doğru koştu arkasından seslendi: -Hey Zeynep! Nereye gidiyorsun? Dursana!
Arkasından koştu Demir, sokağa çıktığında sokakta gördüğü tek canlılar kedilerdi. Saat sabahın 3'üydü. Koşar adım yürürken cebinden cep telefonunu çıkardı. Olanları aklı almıyordu. Hakanın numarasını buldu ve aradı. Çalıyordu ancak cevap veren yoktu, tekrar aradı, çalıyordu ama açan olmadı. Adımlarını yavaşlattı, o saatte eve gidebilecek bir araç bulamamıştı. Taksiler bile o saatte pek çalışmak istemiyordu sanki. Sağa sola bakınarak yürürken cep telefonu çaldı. Arayan Hakan! Hemen açtı telefonu:
-Abi nerdesin sen? Allah belanı versin. Korkudan ölüyordum.
Karşıdaki ses sanki kısılmış, gırtlaktan gelen bir hıslama gibiydi:
-A a a a dur bakalım genç adam şu anda konuşmayı düşündüğün kişi yok karşında.
-Nasıl yani siz kimsiniz? Hakan nerde?
-Evet bende senin kibar biri olduğunu düşünmüştüm zaten, hemen siz diye hitab etmeye başladın. Sevdim seni.
-Saçmalamayı bırakın Hakan nerde? Ve telefonu sizde ne arıyor?
-Asıl sen saçmalamayı bırak! Diye bağırdı karşıdaki ses kızgın bir şekilde.
-Nerde olcak telefonu bende olduğuna göre bizim yanımızda al da dinle!
-Demir abi sıçtık! Bunlar öldürcekler beni. Parmaklarım parmaklarım!!! AAAAH! Sanki Hakanın etinden et koparıyorlardı.
-Neyse neyse çok bağırtmıycaz fazla. Sadece fazlalıkları alıyoruz. Ahahahaha...
-Hemen polisi arıyorum ve telefondan yerinizi tespit ettiriyorum Allahın belaları, sakın dokunmayın Hakana!
-A a a aaa aman diyim öyle bir hataya düşme. Düşersen Hakanda elleri ayakları bağlı bir şekilde denize düşer Demir Efendi Ahahahaha...
-Tamam aşşalık herifler. Ne istiyorsunuz.
-Evet güzel güzel konuşmaya başladık. Şimdi bulunduğun yerden iki sokak ötede Bağdat apartmanını göreceksin. Apartmana gir 4 numaralı posta kutusundaki sana ait olan zarfı al. Ve sakın biz seni arayana kadar bizi bu numaradan arama! Telefon kapandı.
Böyle bir şeyin başına gelebileceğine ihtimal bile vermiyordu Demir. Koşarak apartmanın önüne doğru geldi. Apartman kapısı kapalıydı. Zilleri çalıp insanları uyandırmak istemedi. Zaten o saatte de kimse tanımadığı birine kapıyı açmazdı. Yerden bir taş alıp apartmanın camını indirdi. 4 numaralı posta kutusunu açtı ve içinden zarfı aldı. Zarfın içinden kan damlıyordu. Aniden apartmanın yukarısından "imdaaat poliiiis, hırsız vaaar" diye bağrıldığını duydu. Hemen koşarak ordan uzaklaştı. Kendine emin bir yer bulduğunda zarfın içinde bir not ve birde kopmuş parmak vardı! Bu parmağın Hakanın parmağı olmaması için dua etti. Ve nota baktı. Okuduğunda kağıtta yazanlara inanamamıştı!
devamı yakında...
